Yazılamayanlar #2

Ağustos 04, 2016
Sınıfa giderken Doğu elime bir şey tutuşturdu. Tam ona dönüp bunun ne olduğunu soracakken hemencecik uzaklaştı yanımdan. Ben de elimde tuttuğum kâğıdımsı şeyle sınıfa ilerledim. Herkes tekrar bana bakmaya başlamıştı. Neden baktıklarını hiçbir zaman anlayamamışımdır. Hepimiz aynı değil miyiz sonuçta? Uğurlu sırama oturdum ve Doğunun bana verdiği kâğıdımsı şeyi -küçük, renkli bir kâğıda yazılan notmuş o- okumaya başladım.
Çok önemli olan bu günde benimle beraber bir şeyler yapmak ister misin? Belki kafemize gidip, ilk tanıştığımız yere  -üzeri karalıydı buranın. Çünkü ilk tanışmamızın iyi değil de kötü bir anı olduğunu biliyordu- Ya da senin ormanlıktaki yerine gideriz bir şeyler alıp. Sadece ikimiz ve belki birkaç kuş, böcek vb. Kutlamak için güzel bir yer gibi görünüyor. Ne dersin?                  
NOT: Cevabını bana hemen iletmelisin ki yer ayırtabileyim.                      
 Seviyorum çokça seni. İyi ki benimsin!
Dışarıdan güzel bir gün beni bekliyor gibi görünüyordu. Ama içten içe bunun doğru olduğuna inansam da inanmak istemiyordum.
“Evet arkadaşlar. Son sınıfın ilk gününe hoş geldiniz. Bu sene sizin için zorlu bir sene olacak. Üniversite sınavlarına hazırlanmanız gerekecek. Neredeyse herkesin yeri şimdiden belli olsa da son dakika değişikliğine yer vermemek için çalışacağız. Bu yüzden ilk dersimizde ders işlemeye başlıyoruz. Açın bakalım kitapları. Sayfa 5’te anlatılan…”
Gerçekten bunu çekecek halim kalmamıştı. Evet, Emre hocayı gerçekten çok severdim ancak bugün hiç çekecek halim yoktu. Bir an önce dersin bitmesini istiyordum. Etrafıma bakındım. Genel olarak göz gezdirilirse herkes onu dinliyor gibi görünebilirdi ama dikkatlice bakınca bütün çıkıntıları anlayabiliyordunuz. Şeyma her zamanki gibi plan yapıyordu kendisine. Yapılacak işler planı değil ancak. Kiminle ne zaman nerede görüşsem yakalanmam planı. Kendisini çok sergilemese de her zaman peşinden koşan birilerini bulabiliyordu. Gözümü gezdirmeye devam ettim. Cemre’yle gözlerimiz birbirimize takıldı ve az kalsın kahkaha krizi yaşayacaktık. Çünkü ikimizde ne düşündüğümüzü anlamıştık. Emre “Bey” gitgide çekici bir hale mi geliyor? Spora falan başladı herhalde. Yakında üzerindeki gömlek yırtılacak ve yeleği kalacak gibi duruyor. Kesinlikle öyleydi. Hayatımda tabii ki de Doğu’dan başkasına yer yok ancak Emre gelirse bütün işler değişebilir. Artık daha olgun kişilere ihtiyacım var. Beni anlayabilecek birilerine. Her şeyde ayağa kalkıp sadece gösterişten beni koruyan kişilere değil. Ama bunu tabii ki de kimseye söyleyemezdim. Benim küçük sırlarımdan bir tanesi de buydu işte. Bir sesle bütün düşüncelerimden sıyrıldım. Zil çalmıştı. Sonunda! Bütün hızımla kapıya doğru yürürken Emre bana seslendi. Yaşasıın! Soğukkanlılığımı koruyarak yanına doğru ilerledim.
“Yanlış bir şey mi yaptım Emre Bey? Daha ilk dersten öğretmenin yanına çağırılmaya pek alışkın değilim de.”
“Hayır Ayça. Yanlış bir şey yapmadın. Sadece bir dalgın görünüyordun. Nedenini merak etmiştim de.”
Aslında bugün sınıfta herkes dalgın görünüyordu. Bunu sadece bana sorması beni hem mutlu etmişti hem de endişelendirmişti aslında.
“Okula girerken güvenlik görevlisi senin için bir paketin olduğunu söyledi. Sen okula girdikten sonra gelmiş galiba. İsmi belirsiz birisi tarafından yollanmış. Sana iletmemi istedi, diye düşüncelerimle böldüğüm sözlerine devam etti. Paketin içinde ne olduğunu bilmiyorum ancak bütün bu paketin büyüklüğüne bakıldığında gerçekten ağır bir paket beklemiştim. Ancak içinde hafif bir şey var galiba. Eğer birisi seni üzecek bir şey yaparsa bana paylaşmaktan çekinme lütfen.
“Peki hocam. Çok teşekkür ederim dedikten sonra koşar adımlarla sınıftan çıktım. Dolabıma doğru ilerlerken arkamdan gelen dedikodu seslerini duyabiliyordum. Ve bu 3 cümle beni gerçekten kızdırmaya yetmişti.
Sabah Ayçayı gördünüz mü kızlar? Morali çok bozuk gibiydi. Galiba kimsenin onu takmayacağını ve yalnız kalacağını anlamış oldu.”
Hışımla arkamı döndüğüm anda konuşan kız yerinde çakılı kaldı. Önünden gittiğime dair hiçbir fikri yoktu galiba. Ama ben bunun altında kalamazdım tabii ki. Yolumun ters yönüne doğru yürümeye başlarken kızların tam önüne geldim. Kız hala yerinde duruyordu.
“Adın ne senin?”
“Duru?”
“Peki, Duru, şimdi beni iyi dinle. Umarım 2 yıl önceki olayı hatırlıyorsundur. Ben asla kendimi savunmasız bırakmam. O olayın senin de başına gelmesini istemiyorsan başını derde sokacak laflar söyleme. Çünkü şunu unutma; kulağına eğilerek kısık sesle söyledim, herkesin bir sırrı vardır. Ve bu sırları ben de bildiğime göre üçüncü kişi fazla gelir bu sırlara. O zaman sır, sır olmaktan çıkar ve dedikoduya dönüşür. Ve dedikodu yapmak gerçekten kötü bir şeydir. Sakın aklından çıkarma bunu. Herkesin olduğu gibi senin de sırrın var. Ve bunun bütün okula yayılmasını ikimiz de istemeyiz. Değil mi?
Göz kırparak yanından uzaklaşırken arkama tekrar baktım. Neredeyse ağlayacaktı. Ama o sözleri bana dememeliydi. Şu anda bütün o sırları nasıl bildiğimi düşünüyordu muhtemelen. Aslında çok basit bir açıklaması var. Zenginseniz ve okulun en popüler kızıysanız herkes size özenir ve sizin gibi olmak ister. Tek yapmanız gereken bunu onlara vermek. Onlarla bir kere alışverişe çıkarsanız ve evinize davet ederseniz artık sizin köleleriniz olurlar. Ve kölelerle sahip arasında da sırlar barınamaz. Değil mi?
Elimde tuttuğum kutunun ne olduğunu gerçekten çok merak ediyordum. Gerçekten boyutuna göre çok hafif bir şeydi. Dersin başlamasına 5 dakika kalmıştı ama ben merakımı daha fazla bastıramazdım. Okulun bahçesine gidip, bir banka oturdum ve herkesin derse girmesini bekledim. 
Kutuyu açtığımda şok olmuştum. Hemen kapattım. Bunu gönderen kişi benimle dalga geçiyor olmalıydı. Tekrar açtım kutuyu. Kutunun içinde kırık bir cam parçası duruyordu. Pencerenin camı gibiydi. Ve üzeri kanlarla kaplıydı. Camın üzerinde iki kâğıt duruyordu. Üstekini aldım. Kan raporu gibi duruyordu.
Laboratuvarımıza getirilen örneğin eşleşmesi tamamlanmıştır. Bu örnek için %99,9 oranında eşleşme bulunmuştur. Bu örneğin sahibi ise AYÇA DEMİRdir.
Annem! Ama nasıl olur? Üzerinden neredeyse 9 yıl geçmiş bir olayın kalıntıları nasıl olurda kalırdı? Polis ekibinin oraları iyice temizlediğini biliyorum. Peki, bunu bana kim göndermişti. Ya da daha önemlisi neden  göndermişti?
Sırlarımdan bir tanesi de bu aslında. Gerçek adım, Deniz. Annemin ilk âşık olduğu adamın adıymış bu. Ancak 2006’da o gece polisler olaya intihar dedikten sonra Ayça oldum ben. Nasıl oradan onlardan biri olacağıma yemin ettiysem, annemin de onlardan intikam almasını ancak böyle sağlayabilirim düşüncesiyle adımı değiştirdim. Aslında yasal olarak ismim hala Deniz. Ama herkes beni Ayça olarak tanıyor. En yakınımdakiler bile.
Kutunun içindeki diğer kâğıdı da aldım. Çok düzgün bir yazıyla yazılmış bir mektuptu. Hemen okumaya başladım.
Merhaba Deniz,
Özledin mi beni? Ben seni çok özledim. Senin o 8 yaşındaki çaresizliğini, savunmasızlığını çok özledim. O gün hissettiklerini bile özledim. O gözlerindeki acınası bakışı. Her şeyini özledim senin. Bu kutu sana bir hatırlatıcı. Artık sırrın iki kişilik oldu. Peki, bu nasıl mı oldu? Onu bulmak senin işin. Her şeyi ben anlatırsam olayın hiçbir eğlencesi kalmaz.
Mektubun arkasında birkaç ipucu var. Onları bir oku. Sonra tahmin et. Eğer tahminin ve hafızan yeterince iyiyse beni bulacaksın. Ben seni her zaman bekliyor olacağım. Çok zorlamak istemedim seni çünkü senin gibi heyecanlıyım ben de. Seninle tanışmak için sabırsızlanıyorum. Çok kolay aslında. Hafızanı biraz zorlarsan benim kim olduğumu da bulabilirsin, nerede olduğumu da. Sadece düşün ve düşün. En sonunda beni bulduğunda büyük bir kutlama yaparız. Yine de çok bekletme beni. Her şey senin için ama benim de bazı işlerim var. İki gün sonra görüşelim mi o zaman? Ne dersin? İki gün içerisinde beni bulamazsan herkesi tehdit ettiğin gibi tehdit edileceksin. Kim göstermek ister ki en büyük sırrını okula? Bütün hayatının bir yalan olduğunu ve tamamen intikam planı üzerine kurulduğunu ancak bu intikamın daha kimden alınacağını bilmediğini. Nasıl anlatmayı düşünüyorsun bunları herkese? Bunları da düşünsen iyi edersin. Şimdilik iyi bak kendine. Çünkü iki gün sonra böyle bir lüksün olacağını sanmıyorum
Hemen kâğıdın arkasını çevirdim kâğıdın. Yalnızca 4 kelime yazıyordu. Neydi bu şaka mıydı? Birkaç ipucundan anladığı şey 4 kelime miydi? 
Bu günün anlamını biliyorum.
İnanmak istemiyordum bu mektuba. Neden inanayım ki? Saçma sapan bir kişi bana bir kutu yollamış olabilirdi. Peki, o zaman o kadar şeyi nasıl biliyordu? Gittikçe panikliyordum. Okuldan hemen uzaklaşmam gerekiyordu. O adamın olduğu eve de dönemezdim. Böylece kendimi her zaman sakin hissettiğim -Doğu’nun dediği yer- yere doğru gitmeye başladım. Çıkarken de güvenlik görevlisine Doğuya vermesi üzerine küçük bir not iliştirdim;
Çok düşüncelisin ancak ufak bir işim çıktı. Hemen eve gitmem gerekiyor. Daha sonra yapalım. Bu teklifini gerçekleştirmeden benden kurtulamazsın. Seni çok seviyorum. Ve her zaman senin olacağım!
Koşarak ormanın içine doğru yürüdüm. Düşünmem gerekiyordu. O kutuyu kimin gönderdiğini bulmam gerekiyordu. Ama nasıl? Büyük kayaya ulaştığımda kayanın üzerinde bir şey gördüm. Bakmak için yanına gittiğimde bir kâğıt çiviyle kayaya sabitlenmişti ve üzerinde şöyle yazıyordu;
Şimdi seni ne kadar iyi tanıdığımı anladın mı? Yaptığın ve yapacağın her şeyi biliyorum. Çünkü senin gibi düşünebiliyorum. Nasıl mı? Onu bulmak da senin işin olsun artık. En güzel anılarını düşünmekle başla. Seni çok sevdiğimi bilmeni isterim. Sakın bunu unutma. İki gün sonra bile. 
Kapana sıkıştırılmıştım. Bunu bana yapanı bulmam gerekiyordu. Ama nasıl? Kayanın üzerine oturduğumda kutunun içindeki mektubu aldım ve tekrar okumaya başladım. Geçmişimi bilen birisi. Eski kasabamızdaki bütün arkadaşlarımı tekrar gözümün önüne getirdim. Hiç biri olamazdı. En azından benim tahminimce. Beni hiç biri o kadar iyi tanımıyordu. Sadece iki günüm vardı. Ve detaylı bir araştırma yapmam gerekiyordu. Eve yürürken aklımda bana verdiği en önemli ipucu vardı.

                                                                         “Bu günün anlamını biliyorum.”    

3 yorum:

Blogger tarafından desteklenmektedir.