Yazılamayanlar #4

Ağustos 25, 2016
Cemre ağzı açık bir şekilde bana bakıyordu. Aklından ne geçtiğini kolayca tahmin edebiliyordum. Bunu nasıl öğrendin? Ve bana neden söylemedin? Emre Bey ile ilgili her şeyi bilmek isteyen birinden böyle büyük bir sırrı saklarsanız sizin başınız yanar. Ancak ne diyebilirdim ki? Sınıfın önünden geçerken Emre Bey ile Duru’yu beraber gördüm. Ertesi gün de müdürün odasına girip, kamera kayıtlarını çaldım mı? Nasıl anlatabilirdim ki bunu?
“Sadece tahminde bulundum. Hareketlerinden, konuşmalarından hatta bakışmalarından. Yerinde bir tahmin olmuş, bu kadar etkilendiğine göre.
Neyse Cemre ya. Bırak şimdi bunları. Aldık işte kızı parmağımızın ucuna. Ne istersek yapar artık.”
Ne istersek yapar, kelimesinden sonra Cemre rahatlamıştı. Onun için önemli olan şey oydu. İnsanların ona hizmet etmesi. Bütün bunlar aklımdayken birden bir ampul yandı kafamda. İsimsiz mektupta belirtilen kişi Duru olmalı. Benim hakkımda o büyük bilgiyi bana mektup yollayan vermiş olmalı. Peki, bana yardım etmesi gerekiyorsa, bunca karışıklıktan sonra nasıl olacaktı? Bütün bu düşüncelerle kafamı doldurmuştum artık. Etrafımdaki kişileri algılayamıyordum. Çoğu kişi etrafıma gelip, bu “sırrı” nasıl bilebildiğimi soruyordu. Yanıma gelmeyenler ise uzaktan bana bakıp, sanki boynumda asılı “Bulaşma!  Sen yanarsın!” şeklinde bir tabela asılıymış gibi bana bakıyorlardı.
Kafamdaki bütün o kargaşanın bitmesine 1 günden az bir süre kalmıştı. Hemen Duru’yu bulmalıyım! Okulun içerisine girdim ve Duruyu aramaya başladım. Hiçbir ses çıkmasa da nerede olduğunu anlamak zor olmadı. Bir kapı ve kapının etrafındaki en az 20 kişi. Duru orada olmalıydı. Ben yürürken herkes önümden çekilerek bana yol açtı. Kapıyı açtım ve içeriye girdim.
“Ne istiyorsun benden? İstediğin her şey olmadı mı zaten? Eren okuldan atılacak, ben de uzaklaştırma alacağım. Başkalarının hayatlarını mahvetmekte üzerine yok!” derken çok yüksek sesle bağırıyordu. Sanki dışarıdakilerin de duymasını ister gibi. Bağırmaya devam ederken elime bir kâğıt tutuşturdu. Arkamdaki kapıyı açmamı işaret etti. Kapıyı açtığım anda Duru pencerenin kenarına tırmanmıştı bile. Herkes Duru’ya bunu yapmaması için yalvarırken ben ise şaşkınlıktan konuşamayacak hale gelmiştim. Bütün bunlar çok fazlaydı. Gerçekten Durunun o mektupla alakası olabilir miydi? Artık pencerenin önüne de insanlar toplanmaya başlamıştı. Duru son bir kez arkasını döndü. Gözlerimiz sanki birleşmiş gibi oldu. Onu hissedebiliyordum. 
Sakın beni ve bu iyiliğimi unutma! “O”nu bulduğunda ilk sorduğun soru “Neden?” değil “Nasıl?” olsun. “Bizi nasıl buldun?”
Sanki birisi benimle konuşmuş gibi çok yakından aynı zamanda da çok uzaktan sesleniyormuş gibi çok boğuk geldi bu sözler. Durunun gözleri hala benimkine kenetlenmişti ama biraz önceki hislerim geçmişti. Tam ağzımı açacaktım ki Duru yavaş yavaş adımını attı. Onunla ilgili son gördüğüm şey saçları olmuştu. Aşağıya düşerken arkasından çektiği gibi sarkan saçları. O günden sonra Duruyu bir daha düşünecektim. Ama sadece o an. Ve o zaman ona ne kadar haksızlık ettiğimi anlayacaktım. 
Ertesi gün Durunun cenazesi oldu. Herkes oradaydı tabii ki.  Birkaç kişi dışında insanların suratlarında “cenaze” maskesi vardı. Herkes çok hüzünlenmişti(!). Bütün işleri Durunun arkasından konuşmak olan bir yığın insan buradaydı. Ben her ne kadar Duru için üzülsem de buraya gelme amacım herkesten çok daha farklıydı. Dün akşam evde, Durunun bana verdiği kâğıdı okumuştum.
Bütün hayatının yalan olduğunu öğrenmek nasıl bir duygu bilir misin? Annenin, babanın, kardeşinin, evinin, eşyalarını, her şeyinin tamamen bir kurgudan oluştuğunu bilmek. Bütün bunları öğrendiğin gün birisi çıkıp sana yardım etmek istiyor. Kim kırar ki onu? Ya da neden kırsın? Sana gelmiş, seni bulmuş. Nasıl ve neden olduğunu önemli değil. Sadece yardım etmek istemesi önemli.
2 yıl geçiyor. Onun yardımlarıyla ayağa kalkıyorsun. Artık herkesle başa çıkmaya hazırsın. Herkesten biri olmaya hazırsın. Ama sonra ne mi oluyor? En yakınındaki seni bıçaklıyor. Hem de tam cesaretini toplayıp, ilk adımını atmak üzereyken. Senin eline öyle bir bomba düşürüyor ki ne yapacağını bilemiyorsun. 
“O senin kardeşin. Ya sen yayacaksın, ya da ben. Bir karar versen iyi olur güzelim. Sonuçta zamanımız çok azaldı. Benim bekleyecek çok zamanım olacak ancak daralan sizin zamanınız.
Ve onun dediğini yaptım. Bütün okula adını yaydım. Bunun doğruluğundan emin değildim. Ancak bunu yaptım. Ve yaydığım an pişman olduğumu anladım. Beni en yakınımdaki nasıl sırtımdan bıçakladıysa, ben de aynı şeyi sana yaptım. Ve bu yüzden kendimden nefret ettim. Hiçbir şey senin yüzünden değil. Sen sadece her şeyin bir sonucusun küçük kardeşim. 
Anılarını takip et. Onları hatırlayamadığında yardım isteme. Çünkü herkes bunun içinde.  Kimseye güvenme! Sana yazdığını biliyorum. Aslında çok doğru şeyler anlatıyor orada.
“En uzağındakini düşman; en yakınındakini dost bilirsin. Ancak şunu sana öğretmelilerdi: Dostunu yakın tut, düşmanını daha da yakın.
Bu sözü hafife alma. Her zaman senin kurtarıcın olsun. Sakın beni ve bu iyiliğimi unutma! “O”nu bulduğunda ilk sorduğun soru “Neden?” değil “Nasıl?” olsun. “Bizi nasıl buldun?” 
Bulman gereken zamanın şu anda dolduğunu biliyorum ama seni koruyabilecek bir bilgi var. Tabutumun hemen yanında küçük bir resim olacak. O sana geldiğinde sadece o resmi göster ve anlamasını bekle. Sonra her şey sırasıyla gelecek zaten
Kafam daha da çok karışmıştı. Bugün buraya tabutunun yanındaki resmi almaya gelmiştim. Ancak alıp, resme baktığımda bu resmin sadece küçük bir çocuk tarafından çizilmiş bir aile resmi olduğunu fark ettim. Resimdeki aile çok mutlu görünüyordu. Resme daha dikkatlice baktım. 3 tane çocuk vardı ve ortadaki çocuğun arkasında bir yazı yazıyordu. Sanki aynadan yansımış gibiydi. 
Kimseye görünmeden eve koştum ve resmi aynama tuttum. O yazı şimdi çok daha netti:
Beni buldun!
Şimdi ben o isimsiz mektupların yazarını mı bulmuştum. Peki kimdi? Benden ne istiyordu? Ve daha da önemlisi, şu anda neredeydi? O iki sözcük onu gerçekten bulduğum anlamına gelmiyordu.  Bugün aslında onunla tanışacaktım. En azından o öyle söylemişti. Sonuçta iki gün geçmişti. Onunla ne zaman karşılaşacağımı düşünürken telefonuma bir mesaj geldi. Gelen mesaja çok da şaşırmadım. Filmlerde hep böyle olmuyor muydu zaten?
Görevini tamamladın küçük kız. Benden bir parça buldun. Beni de bulmaya çok yaklaşmıştın ki ancak süren doldu. Bir sonraki mesajda sana gelen adrese gelmeni istiyorum. Sana orada her şeyi açıklayacağım. Hem de geçmişinle beraber. Anneni hiç merak etmiyor musun? Peki babanı? En son  ne zaman konuştun onunla hatırlıyor musun? Gerçekten merak ediyorsan en geç 1 saat sonra orada ol. Seni bekliyor olacağım.
Merak etme sana bir şey yapmam. Sana kıyabileceğimi düşünmüyorsun herhalde. Sana düşündüğünden daha çok önem veriyorum. 
Biraz sonra adres yazılı olan mesaj geldi. Hala gidip, gitmemekte kararsızdım ama içimdeki merak diğer bütün düşüncelere ağır basıyordu. Neden bana böyle bir şey yapmıştı, kimdi o, ailemle alakası neydi, bütün sırlarımı nasıl biliyordu? Aklımdaki bu sorular daha da artmadan hemen yola koyuldum. Onunla tanışınca soracağım bütün soruları gözden geçirdim. 
Verilen adrese geldiğimde geri dönmeyi bile düşündüm. Şehrin tam ortasında, güzel bir binaydı aslında ancak her şey yanıltıcı olabilirdi. Binadan içeriye girdiğimde sanki herkes beni tanıyormuş gibi gözümün içine baktı. Telefonumdaki mesajı okuyarak binanın 13. Katına çıktım. Bu katta sadece tek bir oda vardı. Koridorun en sonunda. İki duvardan da aydınlatılan bu koridor kıpkırmızı renge boyanmıştı. Odadan hafif bir müzik sesi geliyordu. Artık son birkaç adım kalmıştı. Sonunda bana gönderilen o mesajların sahibinin kim olduğunu öğrenecektim. Ve neden yaptığını. Kapıyı tıklatırken, açık kalmış kapı kendiliğinden açıldı. Yavaşça içeriye kafamı doğru uzattım. Bütün her şeye kendimi hazırlamışken, onun kim olduğunu düşünürken gördüklerim karşısında hareket edemedim. 
Gerçekten bu kadar salak olabileceğime inanamıyordum. Beni kandırmıştı. O gerçekten burada değildi. Ancak benimle alay etmek için bıraktığı “şey gerçekten de büyük bir oyunun başlangıcı gibi görünüyordu. 

6 yıl öncesine geri dönmüş gibiydim. Odanın içindeki müzik o gün izlediğimiz filmin müziğiydi. Odanın tamamı bizim salonumuz gibi düzenlenmişti. Televizyon, koltuk, halı ve hatta o zamanın dergileri bile bizim koyduğumuz yerdeydi. İncelemek için biraz daha ileriye gittim. Ve adımlarım koltuğun üzerindekini görene kadar devam etti. Tutmaya çalıştığım gözyaşlarım gözüme batıyordu. Çıldıracak gibi hissettim. Böyle bir şey nasıl olabilirdi ki? Onu buraya nasıl getirmişti? Ya da nereden? Ve neden? Böyle bir şey gerçek olamazdı. O benim O benim annem olamazdı. 

Hiç yorum yok:

Blogger tarafından desteklenmektedir.